Daha çok küçükken büyük kayıplar yaşamak zorunda kalmış bir Kongolu Enzo Ikah. Bütün hayatı boyunca yanından ayrılmayan tek şey; müzikti. Acılarını da, umutlarını da, isyanlarını da ona döktü, Kongo hükümetini kızdıran da bu oldu. İşkence gördü, hapse atıldı, kaçtı ve kendini İstanbul’da buldu. Her işi yaptı. Müziği de hiç bırakmadı. Yeni çıkan “Rainbow” albümüyle işte bu hayatın ona bıraktığı duyguları döküyor bize…

O doğduğunda hâlâ büyük çalkantılardan geçiyordu ülke. Sene, 1982. Patrice Lumumba’nın önderliğindeki Kongoluların Belçika’dan bağımsızlığını kazanmasının üzerinden tam 18 yıl geçmesine rağmen yüzyıllar süren işgal ve sömürgeciliğin izleri çıkmak bilmiyordu topraktan. Küresel kapitalizmin yeraltı zenginliği için ülkeyi hâlâ kana boyamaya devam etmesi de cabası. İşte böylesi bir zamanda Kongo’nun başkenti Kinshasa’da doğuyor Enzo İkah. Babası dönemin başbakanı Mobutu’nun özel pilotu, annesi aynı uçakta hostes. Bir sabotaj nedeniyle uçakları düştüğünde, o daha sadece dört aylık. Babaannesi büyütüyor onu. Ne telefonun ne de televizyonun olduğu bir köyde her şeye rağmen mutlu bir çocuk. Derken bir gün müzikle tanışıyor…

Köyde ortaokul olmadığından yatılı okula gittim. 11 yaşımdaydım. Bir gün kavga çıkardım, İsveçli müdürümüz bana atölyeyi temizleme cezası verdi. Temizlemek için bir şeyi kaldırdım, “poo” diye ses çıkardı, bir daha dokundum yine aynı ses. Çok sevdim o sesi. Temizlik bitince müdüre o aletin adını sordum, “akordeon” dedi; “Çalmak ister misin?” Altı ay sonra korodaydım. Ancak akordeon çok ağırdı, zorlandığım için artık çalmak istemiyordum, müdürün çalayım diye verdiği şekerlere de hayır diyemiyordum. Bir gün müdür bana akordeona benzeyen, ama oturarak çalınan bir müzik aleti gösterdi, piyanoymuş. Onu çalmayı öğrendim. Derken atölyede bulduğum gitarı kendi kendime çalmayı öğrendim. Bir yıl sonra, 50 kişilik bir koroyu yönetiyordum.

Daha sonra da hiç ayrılmıyor müzikten İkah. 17’sinde babaannesini kaybediyor. Babasının İtalya’daki dostu ona bir burs ayarlıyor. Fransa’da Fransız Dili ve Edebiyatı okuyup yeniden Kongo’ya döndüğünde yapabileceği en iyi şeyin müzik olduğunda karar kılıyor. Daha doğrusu bunun farkına varıyor, ama bırakalım doğrusunu o anlatsın.

Ben karar vermedim, sadece daha iyi yapabileceğim bir şey olmadığını anladım. Müziğe iyice konsantre oldum. O zamana kadar da Kongo’da sadece “Aşkım”, “Seni seviyorum” şeklinde şarkılar yapılıyordu, muhalif müzik yoktu, çünkü diktatörlük vardı. Benimse söylemek istediğim çok şey vardı.

Söylüyor da. Üstelik dinleniyor, onun suya attığı taş haleler çizmeye başlıyor. Parçaları halk tarafından heyecan ve takdirle, hükümet tarafından öfkeyle karşılanıyor. Ve “Vahşi Asker” parçası bardağı taşıran son damla oluyor, neden mi? “Askerler ülkelerinin topraklarını korumak içindir / askerlerin düşmanları kendi ülkelerinin sivilleri değildir / Askerler sivilleri öldürmeyin / Bazen suçlu olmamak için bir askerin emirlere uymaması iyidir / Disiplin ordunun anası dense de”… Bu sözleri söylediği 2008’de çocuk, yaşlı, kadın, erkek 350’den fazla insanın öldürüldüğü hatırlanınca daha iyi anlaşılıyor neden. Peki bunca vahşete, baskıya rağmen konuşmayı nasıl mı başarıyor İkah?

Özgürlük isteğim korkumdan büyük olduğu için. Bizim şu an bu halde olmamızın nedeni önceki neslin kendi rolünü oynamayıp, kendi sözünü söylememesi. Biz de bir şey söylemezsek, çocuklarımız da bunları yaşayacak. Bu döngüyü bir yerinden kırmalı, halklar olarak kendi kaderlerimizi elimize almalıyız. Düşünün, Kongo’nun toprakları verimli, Afrika’daki suyun yüzde 55’ine sahip, ancak bu zenginliğin 20 kilometre uzağında çocuklar açlıktan ölüyor. Biz artık bir şarkımda da dediğim gibi, “Kralların kanlı çamaşırlarını yıkamaktan bıktık”, Batı diktatörlüklerinden de. Ne Mobutu’ya, ne Kasavubu’ya oy verdik, hepsi askeri diktatörlükle geldi. Madem ki Afrika’nın kölelik ya da sömürgecilik dönemine değil de, adında demokrasi olan bir sistem içine doğdum konuşmama neden izin vermediler?

Sisteme çomak sokan herkes gibi İkah da ülkedeki baskıdan, vahşetten payına düşeni alıyor; tutuklanıyor, dokuz gün işkencede kalıyor. Mahkemeye çıktığında, “Barutun yanında ateş yakmışsın” diyor hâkim. Suçu büyük, cezası da; 10 yılla yargılanıyor. Dava sürerken başkentten en uzak şehre yollanma kararı çıkıyor, sesi kesilebilsin diye. İşte bu noktada şansı dönüyor İkah’ın…

Bir arkadaşımın yardımıyla askerlere rüşvet verdim yurtdışına çıkabilmek için. Beni havaalanına götürdüler, Fransa’ya gidecektim, ancak direkt uçak yoktu o gün. Eğer gidecek bir yer bulamazsam beni hapishaneye götüreceklerdi. İstanbul üzerinden Fransa’ya giden bir uçak vardı, ben de ona bindim. Ancak transit vizem olmadığı için buraya takılı kaldım. Sınır dışı edilmemek için sığınma başvurusunda buldum, biliyorsunuz Türkiye mülteci almıyor, ancak başka ülkelere gitmek için başvuru yapabiliyorsunuz, o sonuçlanana kadar da Türkiye’de kalabiliyorsunuz. Karaman’daki mülteci kampına yollandım. İşim yoktu, param da. Başıma gelenleri hazmetmek zordu. Derken oradan İstanbul’a geldim. Sığınma sürecinin sonlanması çok uzun sürüyor. Bu sırada yaşayabilmek için iş aramaya başladım, her işi yaptım.

Hamallık da bu işlerden biri, ama bu sayede hayatına yeniden müzik giriyor. Gitar Atölyesi’nin enstrümanlarını taşırken, eline aldığı bir gitarı alışkınlıkla tıngırdatıyor İkah, atölyenin sahibi Ekrem Özkarpat ona hediye ediyor gitarı. Sırtında gitarı İstiklal’i turluyor. Onu görünür yapan da bu oluyor. Birkaç grupla çalıyor. Ama ondan hep Bob Marley şarkıları söylemesi isteniyor, sesi güzel her siyahtan beklendiği gibi. Aç, çok ihtiyacı var bu paraya ancak teklifi kabul etmiyor, çünkü onun kendi cümleleri ve dertleri var. Bob Marley uzun zamandır toprak altında, oysa gökyüzü altında yaşayanların problemlerini anlatmak istiyor İkah, Kongo’yu mesela, barışı, aşkın birleştiriciliğini… Derken mültecilerle ilgilenen bir avukat sayesinde Bandista ile tanışıyor. Sadece sahneyi değil, sofralarını, evlerini de açıyor Bandista ona. İkah için bunun anlamı büyük:

Buradaki ailemi buldum. Bu noktadan sonra benim için Paris’in, Amerika’nın hiçbir farkı yok. Sonuçta dünyada her yerde yoksulluk var ve oralar daha iyi değil…

İşte bu birliktelikten İkah için bir albüm projesi çıkıyor: “Rainbow/Gökkuşağı”. Kadıköy Müzik’ten geçen hafta çıkan reggae albüm raflarda yerini aldı bile. Adından da anlaşıldığı gibi farklı renklerin bir aradalığına işaret ediyor albüm, dokuz parça da bunu anlatıyor; aşkı, umudu, cesareti… Ancak bir parça var ki onun için yeri ayrı; Fransızca, Türkçe, İtalyanca, İngilizce söylediği “Red Black White”ı bir de anadili Lingala’ca söylüyor. Belki 3.5 yıl önce bırakmak zorunda kaldığı, aynı sofrada, aynı tabağı paylaştığı insanlar onu yine duyar, diye.

Sadece onların mı, bizlerin de bir arada yaşamayı başarmamızın zamanı gelmedi mi hâlâ?

İkah’ın deyişiyle:

Tüm insanlar bir güneş ve ayın altında yaşıyor sonuçta. Sadece karşıdaki insanın içine bakın ve onu dinleyin, yeter.